Sağlıkta Fark Yaratanlar: Prof. Dr. Kadircan Keskinbora

Sağlıkta Fark Yaratanlar: Prof. Dr. Kadircan Keskinbora


  • Doktorclub
  • 19-07-2019

Akademisyenlik ve doktorluğunun yanında sanatçı kişiliğiyle de tanınan ve meslektaşları ile hastalarının hayranlığını kazanmış Prof. Dr. Kadircan Keskinbora hocamızın konuğu olduk. Prof. Dr. Kadircan Keskinbora başarılarla dolu hayat hikâyesini Health40 platformunda okurlarımızla paylaştı.


“2,5 yaşında geçirdiğim kaza ve uzun süren tedavi dönemi doktorluğa ilgimi arttırdı”

6 Nisan 1959’da Mardin’de doğdum. Beni tabip olmaya yönelten olay 2,5 yaşında geçirdiğim kazaydı. Annemin anlattığı kadarıyla biliyorum; kazayı yaşadığımda 2,5 yaş civarındaymışım. Mardin ve çevresinde halen de sık kullanılan küçük sandalyeler (tabure) vardır. Evde oynarken ayağım kayıyor ve düşerken çenemi taburenin köşesine çarparak ağlamaya başlıyorum. Kazadan bir gün sonra annem ve babam çenemin şiştiğini ve şişliğin giderek büyüdüğünü fark ediyorlar.  Şişlik yanında huzursuzluğum ve ağlamalarım artmış. Ağzımı açamaz hale geliyorum. Beni hemen doktora götürüyorlar. Durumun ciddiyetini gören doktor beni Diyarbakır’a sevk ediyor. Diyarbakır’da doktorlar değerlendirdikten sonra müdahalenin Ankara şartlarında olacağını söyleyerek beni Ankara’ya sevk ediyorlar. 

Ankara’da ailem Prof. Dr. Cihat Borçbakan Hocaya ulaşıyor. Ameliyat ediliyorum. Çene kemiğinde çürümüş kısımlar kürete ediliyor. Sonraki süreçte birkaç ayda bir çenemde bir şişlik belirirken ağzımı açmakta zorlandığımı, yemek yiyemediğimi hatırlıyorum. Çene kemiğimde oluşan osteomiyelit, tedavi sürecinin uzamasına sebep olmuş. Tedavi sürecinde bazen sabah ve aksam, bazen günde 3 bazen de 4 sefer iğne olurdum.  Çok net hatırlıyorum, tedavi süresince sürekli eritromisin grubu ilaç kullandığımdan ilaç kutusundaki şirketin a harfi aklımdan çıkmadı. Bu rahatsızlık sürecimde ister istemez hekimlere ve hekimliğe karşı ilgimin oluşmasını sağladı. O yıllarda çevremdekilere doktor olacağımı söylerdim ve sonunda doktor oldum.


“Abimin kitaplarını okurdum. İngilizcem ileri seviyedeydi. Hazırlık sınıfı muafiyet sınavlarını kolay geçtim”

İlk ve orta öğrenimimi Mardin’de tamamladım. Lise son sınıfa geçtiğimizde sistem değişikliğine gidilerek fen kolu Matematik ve FKB alt dallarına ayrılmıştı. Okuduğumuz lise deneme liselerinden biri olarak seçilmişti. Matematik kolunu seçenler ve mezun olanlar istedikleri bölüme gidebiliyorlardı. Hedefimde tıp fakültesi olduğundan matematik bölümünü seçtim.  Hedefim her zaman tıp olmasına rağmen arada mimarlığa ilgim olduğunu da hatırlıyorum. Liseyi 1976 yılında birincilikle bitirdim. O yıllarda Hacettepe önde gelen tıp fakülteleri içinde başı çekiyordu. Hacettepe’ye ilk 100 içinde, iyi bir puanla girdim.

Hacettepe’de hazırlık sınıfını atlamak için dil sınavını da vermek gerekiyordu. İngilizcem iyi olduğu için benim açımdan sorun olmadı. Ben lisede okurken abim İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda okuyordu, abimin kitaplarını okurdum. Liseden mezun olduğumda akranlarıma göre İngilizcem ileri seviyedeydi. Hazırlık sınıfı muafiyet sınavları iki aşamalı ve ağır olmasına rağmen kolaylıkla geçerek öğretime doğrudan 1. sınıfta başladım. Hacettepe bizi çok iyi eğitiyor ve çok şey katıyordu. O dönemlerde tıp tarihimizde iz bırakmış bazı hocalarımızdan dersler aldık.

1982 yılında tıp fakültesinden mezun oldum. 82 yılı tıbbiyeliler için önemli bir yıldı, çünkü mecburi hizmet düzenlemesi 81 yılı Ağustos ayında başlatıldı. 82 yılı mezunları kitle halinde mecburi hizmete giden ilk mezunlar idi.

Üniversite öğrenimi boyunca çok değerli hocalarımızdan dersler aldık. Örneğin sosyalizasyon denilince ilk akla gelen Prof. Dr. Nusret Fişek hocamızdı. Halk sağlığı ve sosyalizasyon Hacettepe Tıp’ın çok önemli programları arasında yer alıyordu. Ama açıkçası benim geleceğimi şekillendiren programlarımın arasında sağlık ocağı hekimliği yoktu. Araştırmacı olmayı kariyerimde ilerlemeyi planlıyordum. 

Hacettepe’de okuduğumuz yıllarda 3. sınıfta bazı stajlar için hastaneye alınmaya başlıyorduk, 4. sınıftan sonra ise tamamen hastaneye geçiyorduk. Hacettepe çok disiplinli bir okuldu. Stajlarda günde iki defa yoklama yapılırdı. Staj süresince görev yerinizden ayrılamazdınız. Öğrenciler derslerini aksattıklarında hesap vermek zorundaydılar. Öyle ki 1- 2 saat izinsiz bankaya para çekmeye gitseniz yok yazılırdınız.  Hacettepe’de özellikle pratikte çok iyi yetiştiriliyorduk. Hastanede olduğumuz sürede acil servise sık sık giderdik.  Acil servisteki abilerimiz, ablalarımız bizlerle iyi ilgileniyordu. Zira acil servisin yoğunluğunda onlara da yardımımız dokunmuş oluyordu.


“Daha stajımın ilk ayı dolmadan bir çok doğum yaptırmıştım”

4. sınıfta dört temel branşta (dahiliye, pediatri, genel cerrahi, kadın hastalıkları ve doğum) staj alıyorduk. Bizim gruba 4. sınıfa başlarken ilk olarak kadın hastalıkları ve doğum stajı denk gelmişti. Hacettepe’nin hemen arkasında Hamamönü’ne bir çıkış var. Hamamönü’nde o zamanlar adı Ankara Büyük Doğumevi olan sonrasında Dr. Zekai Tahir Burak adı verilen hastane vardı. Adı gibi büyük bir doğumeviydi. Türkiye’nin her tarafından hasta gelirdi. Hastalar adeta yağmur gibi yağardı. Hastanede büyük yoğunlukta asistan abi ve ablalarımız vardı. İstekli öğrenciyi gördüklerinde asistanlar adeta üzerine titrer, öğretmek için elinden gelen desteği verirlerdi. Daha stajımın ilk ayını doldurmadan bir çok doğum yaptırdım.

Doğum yaptırabilmenin ve olaya hakim olabilmenin verdiği özgüven ile Ankara Tıp hocalarından Prof. Dr. Ali Bey’in kadın doğum ile ilgili kitabını (ki oldukça kalın bir kitaptı) iki ay içinde okudum bütün manevraları yani doğum yöntemlerini öğrendim. O süreçte kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olmaya çok heveslenmiştim. Bu stajın bana çok katkısı oldu, cerrahi işlemler (epizyotomi) dahi yapma şansım olmuştu. Daha sonra diğer stajları aldıkça kadın hastalıkları ve doğum uzmanlığına olan ilgim azaldı. 4. sınıftan 5. sınıfa geçince de göz hastalıkları uzmanlığına karar verdim.

Tıp bilimi çok zengin, Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin kurucu dekanlığını yaptığım dönemde 44 ana bilim dalı var iken şimdi 50’nin üzerinde anabilim dalı var.


“Hacettepe’nin en iyi olduğu alanlardan biri de pediatri”

1982’de mezun olmamın üzerinden oldukça uzun bir süre geçmesine rağmen pediatri hocamız Şinasi Özsoylu’yu hiç unutamıyorum. Hacettepe’nin o yıllarda en iyi olduğu alanlardan biri de pediatri idi. O zamanlar 4. sınıfta stajdayken ve 6. sınıfta intörn doktor iken adeta asistan gibi çalıştırılıyorduk. Şinasi hocamız tam bir kitap kurduydu, kütüphaneden çıkmazdı. Toplantılara geciktiğini hiç görmedim. Çok kibar bir akademisyendi. O yıllarda Şinasi hocamı rol model olarak görmüştüm. Oftalmoloji hocalarımızdan Tanju Fırat, Ali Şefik Sanaç, Murat İrkeç benim en sık ziyaret ettiğim hocalardı. Prof. Tanju Fırat çok iyi ve üretken bir yazardı. Özellikle teorik oftalmoloji konusunda keskin bir zekâya sahipti. Tanju hocamızdan etkilenmiştik. Yine o dönemde oftalmolojide yurtdışına eğitim için giden abilerimiz sağ olsunlar bizlerle çok fazla ilgilenirlerdi.

  

“Mehmet Haberal hocanın ders anlatışını çok severdim”

Hocalar çalışan, çok soru soran öğrencileri severdi. Bizimle ilgilenir, kitaplar verirlerdi. 5. sınıfta özellikle “yanık” konusunda eğitim veren Mehmet Haberal hocamız Amerika’dan yeni dönmüştü. Mehmet hocamız fakültede yanık ünitesi ve organ nakil merkezini kurmuştu. Mehmet Haberal ürolog olmamasına rağmen o dönemlerde çok sayıda böbrek nakli yapan ve bunu Türkiye’de gündeme taşıyan bir isimdi.

Mehmet hoca sosyal çevresini çok iyi kullanırdı. Diyanet işleri başkanlığından organ nakli konusunda adeta yönetmelik gibi bir fetva çıkartmıştı. Gülümsemez, çok ciddi ders anlatırdı. Dersinin sonunda “soru var mı?” diye tekrar tekrar sorardı. Dersi o kadar iyi anlatırdı ki sonunda soru çıkmazdı. Soru olmayınca da ya hiç anlamadınız ya da hepsini anladınız diyordu. Aslında mesajı sonradan aldık, hocamız bizimle konuşmak, sohbet etmek istiyordu belki de. Ondan sonra dersi çok iyi anlasak da sorular soruyorduk. Hoşuna gidiyordu ve o zaman gülümsüyordu. 

Yanık tedavisini Mehmet hocamdan öğrendim ve o bilgiyle çok ciddi yanığı olan iki yeğenimi tedavi ettim ve hiçbir yara izi kalmadı. Haberal hocanın ders anlatışını çok severdim. Tane tane ders anlatırdı. Mehmet Haberal hocamızda benim için iyi bir rol model oldu.


“Müziğe olan ilgimi babama borçluyum”

Mardin müzik açısından çok zengindir, etnik müzik için de çok zengin bir yöredir. Müziğe olan ilgim çocukluk yıllarımdan geliyor, müziğe ilgimi babama borçluyum. Evde babam mutlaka teyp bulundururdu. Teybimiz Alman Grundig markaydı. Bizim çocukluğumuzda herhalde Mardin’de saysanız 50-60 evde teyp vardı. O dönemlerde radyo bile her evde bulunmazdı. Dolayısıyla babamın sürekli müzikle ve müzik insanlarına yakınlığı, çeşitli saz üstatlarının evimize gelmesi ve saatler süren müzik yapmaları bizi etkilerdi.

Bizim teyplerimizin şeritleri vardı. O zamanlar adı kaset değildi, şerit ya da bant denirdi.  Yaklaşık 20 civarında bant vardı evde. Yarıya yakını yerel etnik müzik ve Arapça’dan oluşuyordu. Mardin’in zengin kültürel yapısı müziğine de yansımıştı.  Düğünlere gittiğinizde Kürtçe müziğini de Süryani Müziğini de dinleme şansınız oluyordu. Son derece ünlü Arap sanatçı Ümmü Gülsüm gibi sanatçıların bantlarının yanında Zeki Müren’in iki büyük şeriti ve Münir Nurettin’in kayıtları vardı. Bunları dinleye dinleye büyüdük.

Babam engin bir müzik zevkine sahipti. Aynı zamanda iki tane de hafif müzik bandımız vardı; Aranjman 1 ve 2. İçlerinde Fransızca ve İngilizce eserler de vardı. Dolayısıyla hemen hemen her türde müziği dinlemiş ve müzik kulağı ile yetişmiş olduk. Bizim ailede iyi bir müzik eğilimi vardı. Benim 9 yaş büyüğüm sonradan kaybettiğimiz abim Ankara’da Kara Harp Okulu’nda okurken Sadi Hoşses’ten ders alırdı. Sadi Hoşses’ten aldığı ders notlarını getirip bize bırakıyordu, biz de onları okuyorduk.


“Tıp fakültesi tercihimde Hacettepe’yi seçmemde korosunun olması etkiliydi”

Müziğe ilgim oldukça büyüktü. Tıp fakültesi tercihimde Hacettepe’yi seçmemde korosunun olması etkili oldu diyebilirim. Sevgili Kanuni Gültekin Aydoğdu ve Udi Bülent Ulusoy hocalarımız Türk Müziği Korosu’nu kurmuşlardı. Gültekin Hocamızın oğlu Tahir Aydoğdu ile beraber aynı koroda eğitim aldık ve beraber koroda yer aldık. Tahir Aydoğdu da babasının izinden giderek iyi bir kanun üstadı oldu. Türk Müziği Korosu o kadar ciddi ve disiplinliydi ki, ilk bir yıl tamamen teorik ders görürdünüz. İlk bir yılda dersleri görüp imtihanı vermeden konsere çıkamıyordunuz.  Adeta konservatuar gibiydi. Tıp fakültesine kayıt olduğum gün hemen koroya kayıt başvurusu yapmıştım.

Her cumartesi ve konser olduğu zamanlarda hafta içi bir gün daha ders veriliyordu. Çoğunlukla hocalarımız uygun olmadığında TRT Ankara radyosundan sanatçılardan dersler alıyorduk. Gültekin hoca konserlerde en az 2-3 tane ağır semai söyletirdi. Klasik şarkılar icra ederdik. Dolayısıyla Gültekin Hocamızı unutamam.


“İhtisas için geldiğim İstanbul’da müzik eğitimi için imkânlarım da artmıştı”

1975 yılında Nevzat Atlığ hocanın başını çektiği grup İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nı kurmuştu. Konservatuar o zamanlar Nişantaşı’ndaydı. Benim evimde Pangaltı’daydı. Mezun olduktan sonra İstanbul’da ihtisasa başladığımda boş zamanlarımda muhakkak müzik derslerine gidiyordum. Tülin Yakarçelik hocamız sağ olsun beni çok severdi. Tülin Yakarçelik ve Selahattin İçli hocanın derslerine dinleyici olarak katılırdım.  Mutlu Torun Hoca’dan ayrıca ud dersleri aldım. Şerif İçli’nin yeğeni olan Dr. Selahattin İçli’den, Dr. Alaeddin Yavaşça’dan ve Dr. Nevzat Atlığ’dan dersler aldım. Vedat Çetinkaya’dan ders aldım.  Böyle güçlü isimlerden teorik eğitim alınca müzik altyapım güçlendi. Daha sonra sesimin genişliği konusunda bir şeyler yapmam gerektiğini, çok tiz sesleri layıkıyla çıkaramadığımı fark ettim. Bu konuda mutlaka eğitim almam gerektiğini düşündüm.  Bu konuda batı müziği hocalarının eğitim verdiğini öğrendim. Bu amaçla İstanbul Devlet Operası’nda tenor olan Coşkun Nehir hocadan ders aldım. Aldığım dersler çok yararlı oldu. Sesim hem tiz hem de pest taraftan genişlemiş oldu. Mutlu Torun hocadan da ud dersleri almama rağmen halen iyi bir udiyim diyemem.


“Kornea çapını öğrenmek isteyen hasta; “Bu benim hakkım değil mi?” sorusuyla Tıp Etiği yolculuğumu başlattı

Ben göz hastalıkları konusunda doçentliğimi aldıktan sonra bir gün muayenehanede genç bir hastam kornea çapıyla ilgili teknik detayları öğrenmek istedi. Kornea çapını öğrenmek istemesine anlam vermemiştim, bunu bilmesinin hastaya ne gibi bir faydası olacaktı? Üstelik kornea çapının yatay veya dikey oluşuyla ya da ifade ediliş biçimiyle değişken rakamlar söz konusuydu. Değerleri vermek istesem de en azından dörder değer vermem gerekiyordu. Dört değer ve hepsi birbirinden farklı, üstelik virgülden sonra en az iki ondalıklı değeri hasta ne yapacaktı? Dolayısıyla çok önemsememiştim. Ben de “ne anlayacaksın bu aritmetik rakamlarından?” diye sorunca “bunu öğrenmek benim hakkım değil mi?” diye karşı soru yöneltti. “Hak” kelimesi beni çok etkiledi. Sonradan bu olayı İstanbul Tıp Fakültesi’nin Tıp Tarihi ve Etik hocası Prof. Arslan Terzioğlu’ya sordum. Hastanın kendisiyle ilgili bilgileri talep etmesinin hakkı olduğunu öğrendim. Çok mahcup olduğumu hatırlıyorum. Tıp okumuşum, doçent olmuşum ama hasta hakkı konusunda eksikliğim olduğunu fark ettim. Aslına bakarsanız tüm meslektaşlarımızda eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu konuda yeterli eğitim almıyoruz. Bende bu olaydan sonra tıp tarihi ve etiği konusunda ilgi oluştu. Bu konuda seminerlere katıldım, kitaplar okudum, Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalına sık sık ziyaretler gerçekleştirdim.

İlgimi gören hocamız doktora yapmamı önerdi. Tereddüt edince bana göz hastalıkları ayrı, tıp tarihi ve etik ayrı, neden düşünüyorsun dedi. Söyledikleri mantıklı geldi. Aldığım bu motivasyon ile Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nün sekreterine gittim. Benimle çok ilgilendiler, çok etkilendiğimi söylemeliyim. Ben de bir öğrenci gibi ALES sınavına girdim. Sınava girerken hem ben hem de çevremdekiler çok şaşırmışlardı. Çünkü sınava girenlerin çoğu yeni üniversiteyi bitirmiş veya son sınıftaki gençlerdi. Sınavları geçtikten sonra 4 yıl doktora yaptım. Çok tatmin edici bir dönemdi. Tüm meslektaşlarıma öneririm, uzmanlık dışında imkânları varsa mutlaka bir doktora yapmalılar. Doktora yapmanın tadı bir başka ve tıpta uzmanlık yapmaktan farklı. Yaptığım tezi daha sonra kitaba dönüştürdüm. Son derece güzel oldu.


“Başardım kelimesinin karşılığı, öğrencinize bilgiyi aktarabilmek, deneyimlerinizi paylaşabilmektir.”

Başarı için birkaç şeyi yapmanız gerekiyor. Birincisi hastayı iyi tedavi etmek, ikincisi iyi ameliyat yapabilmek, üçüncüsü öğrencilerinize bildiklerinizi aktarabilmek, dördüncüsü asistan yetiştirebilmek. Bu bize başarı için dört kapı açıyor.

Cerrah olduğumuz için dâhili branşlardan farklı olarak tıbbi tedavinin yanında cerrahi müdahalede de bulunuyoruz. Bilimsel bir gerçek olarak her hastayı tedavi etme şansımız olmasa da tedaviyi başardığınız zaman yaşadığınız o hazzı, o keyfi hissetmenin kelime karşılığını veremiyorum.  Müthiş bir huzur veriyor. Öğrencilere bir şeyi aktarabilmeyi görev olarak addediyorum. 

Asistanlara ve öğrencilere deneyim aktarmak hocanın görevi ve sorumluluğudur. Eğer yapmıyorsa hocalık vasfını yerine getirmiyor demektir. Bunu bir üst mekanizmanın takip edip değerlendirmesi gerekiyor. Dolayısıyla o bilgiyi aktarabilmek, öğrencinizle deneyimlerinizi paylaşabilmek “başardım” kelimesini karşılıyor. Verdiğim eğitimlerde kullandığım sunumun ilk ve son slaytı aynıdır. Başlarken eğitimde neler vereceğimi söylüyor, bitirirken de verdiklerimi alıp almadıklarını kontrol ediyorum. Öğrencilerim de ben de keyif alıyoruz.


“Hekimlik, ‘özveri’ üzerine kurulu”

37 yıllık bir hekimlik deneyimi ve 6 yıllık eğitim dönemiyle birlikte 43 yıldır hekimlik ile haşır neşirliğimiz var.  Aslında, söyleyecek çok şeyim var, ama meslektaşlarımıza şunu ifade etmek isterim: öncelikle tabipliğin özveri üzerine kurulu olduğunu kabul etmeliler. Tabip önce kendinden vermek zorunda; yani, hastaya mesaisinden vermek zorunda, maalesef ailesine ayıracağı zamandan vermek zorunda, kendine ayıracağı zamandan vermek zorunda. Bunu kabul edemiyorsa, mümkün olan en erken zamanda bu alandan başka bir alana geçmesinde fayda var. Çünkü keyif alamaz ve keyif alamadığı işte de başarılı olamaz.

Kısacası “özveri”yi göze alamıyorsanız, yol yakınken dönün, ne hasta ne de siz eziyet çekin. Tıp fakültesini kazanan birinin zekâ seviyesi oldukça yüksektir. Pekâlâ bir başka meslekte de başarılı olabilir. Tababette öncelikli amaç para olmamalı; sağlığı yöneten kâr amacı güden şirketlere dikkat etmeliyiz. Hizmet verirken kendimizi hayatta tek gayesi para kazanmak olan şirketlere kullandırtmayalım. Araştırmalarımızı sponsor olanlar için değil, insanlar için yaptığımızı unutmayalım.  Sağlık tröstlerinin elemanı olmayalım.

Tıp fakültesini düşünecek gençlerimiz, bu söylediklerimi değerlendirerek bu mesleği seçsinler veya vazgeçsinler. Hekimlik sevmeden ve kendinden fedakârlıkta bulunmadan yapılacak ve başarılı olunacak bir meslek değildir. Tıpta hem bilim, hem de sanat var. Çok keyif alınır ama sizden de çok şey alır, bunu bilin lütfen.

Prof. Dr. Kadircan Keskinbora

Göz Hastalıkları Uzmanı

Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı


Daha Fazlası